20 Eylül 2011 Salı

Çandarlı


               Çandarlı... Balkonum öğlen güneşiyle dolu. Öyle ki dışarıdakiler deli diyorlardır bana. Bilmezler elbet sıcağı nasıl sevdiğimi.
               Bir sahil köyü burası. Kaz Dağları'nın uzantısına kurulu. Tam bir köy. Damlarda sini sini salçalar, balkonlarda ipe asılı dizi dizi biberler patlıcanlar... Minik pansiyonlarda da misafirler, ben gibi. Pek sevmiyorlar bizleri lakin iyi dileklerini de esirgemiyorlar hiçbir zaman.
               Sabahleyin gözleme alalım diye çıkıyoruz. Minicik bir çay bahçesi. "Çandarlı Aile Çay Bahçesi" diyor tabela. Belediye binasının dibinde, tam merkezinde Çandarlı'nın. Patatesli gözleme söylüyoruz. "Sefalar getirdiniz, az oturun hemencik yapıveriyorum." diyor teyze. Bu sıcakta başında örtü, altında etek, bluzun kolları bilek hizasında. Gencecik bir kadın elinde patates, dereotu, maydanoz dolu bir kapla çıkageliyor. Geliniymiş meğer. Çok da konuşmadan bitiriyorlar paketleri. Atıveriyorlar içine de bir iki ıslak mendil. Ellerimizde sıcacık gözlemeler pansiyona doğru yola koyuluyoruz. Bakkaldan neskafe alacağız. "35 kuruş tanesi ammaaa size üç tanesi 1 lira." diyor amca. Öylesine sıcakkanlı... Bazı geceler sarhoşlara laf anlatırken görüyorum onu. Safça bir hanımı var yanında. Geçinip gidiyorlar belli ki.
               Küçük bir çarşısı var buranın. İnsanlar kendi elleriyle yaptıkları takıları, tokaları, bibloları satıyorlar. Duydum ki başka türlüsü yasakmış ancak el yapımı şeyler satılırmış o çarşıda. Bir tezgahın önünde durduk geçenlerde. Bakındık öylece. Giderken "Allah razı olsun." dedi adam. Şaşırdım. "Bir şey de almadık ama..." diyecek oldum. "Baktınız, beğendiniz ya kızım. O da yeter." dedi. Nasıl saf, nasıl güzel bir mutluluk bu...
               Tezatlarla dolu aslında Çandarlı'nın yazı. Biz tatilciler altımızda şort, üstümüzde salaş t-shirt, ayaklarımızda sandaletlerle dolanıyoruz ortalıkta, Çandarlı Belediyesi'nin anonsunu duyup düğüne gelen "kalıcı" halk ise kocaman alanda "Fidayda" oynuyor şıkır şıkır elbiselerle.
               Fark ettim ki böylesi yerler içine çekiyor insanı bir karadelik misali. Bir de baktım yüzler bana tanıdık gelmeye başlamış, bakkala çakkala selam vermeye başlamışım. Buranın insanlarının o kendilerine has sıcaklığı bulaşıvermiş mi bana da! Hiç tanımadığım genç bir erkeğe kahve falı bakıyorum terasta. Ortada bisküviler, dondurmalar gırla. Bisküviler benden, dondurmalar ondan, kahveler pansiyon ikramı, kahkahalar ortak. Orta yaşlı iki hanımla gece battaniyeleri alıp sahilde uyumak için sözleşiyorum. Geceleyin yan odadaki amcanın horlamasıyla korkup uyanıyorum, sabah ise kahkahalarla kendisine anlatıyorum. Ne alınmadan eser var burada ne kızgınlıktan. Hele ki bencilliğin adı geçmiyor mübarek. Yemek yaparken fal baktığım çocuğu görüyorum. "Annemle balık tuttuk da yarısını size getirdim." diyor. Gecesine teras sohbetinde bir kalamarı tekneye çekmek için nasıl da bir saat uğraştığını anlatıyor. Ben onunla dalga geçiyorum o benim göbeğimle. Oysa ilk gün terasta birbirimizi görünce çekinirim diye apar topar aşağı inmişti. Ah Çandarlı... Nelere kadirsin!
               Burada son günüm. Dünyanın en güzel üçüncü havasına veda edeceğim. Suyu soğuk insanları sıcak bu memlekette öyle harika dostlar edindim ki. Bursa'da, İstanbul'da çalacak kapılarım oldu. Neler yapmadım ki burada... Kaleye bakıp neşeli türküler söyleyen teyzelere eşlik ettim, sevdiği kız evlendi diye ufka bakıp hüzünlenen adamın derdini dinledim, yemeğin yanışını "Amaaan ona dert buna dert bu da mı dert?" diye karşılayan hanımla gözümden yaşlar gelene dek güldüm. Gecenin dokuzunda insanların alkışları eşliğinde denize girdim. Denizin üzerine uzanıp ayı izledim. Bir nevi huzurun anlamını öğrendim. Milli piyangocu arıyorum diye tüm Çandarlı halkını –muhtar dahil- seferber ettim. “Vallahi bulursam çıkacak ya. Telefonu filan yok mu? Ne olur bak yemin ediyorum sizleri de göreceğim çıkarsa…” diye dolandım ortalıkta. Bulamayınca sayısal loto oynadım. İkili bile tutmadı. Eğlendiğimle kaldım öylece.
               Güzel şeylerin sonu çabuk gözükürmüş. Bu da öyle oldu elbet. Her şey tadında kalınca güzel bence. Tıpkı benim bu mutluluk dolu tatilim gibi…
               Bana dertlerimi unutturan Çandarlı... Dilerim yolu sana düşen her yolcuya ışık olursun.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Tam Bir Yıl

Tam bir yıl oldu sen gideli. Tam bir yıldır neler geldi başımıza anlatsam öyle bir üzülürsün ki. Ben artık uzaktayım, senin tanıdığın herkesten daha da uzaktayım. Ya sen neredesin? Beni görüyor musun? Peki ben seni özleyince hissediyor musun?

Bir günlüğüne de olsa gelsen aslında... Buraları görsen. Seni gezdirsem, okulumu anlatsam, arkadaşlarımla tanıştırsam. Öyle çok anlatıyorum ki tanıyorlar seni artık. O sevdiğin kazağımı giyerdim kesin. Hani sen hediye etmiştin, pembe beyaz çizgili.Göksu Parkı'na götürürdüm seni, çok seversin bence.
Madem gelemiyorsun... Ben gitsem küçüklüğüme? Yavru ağzı kısa elbiseyi giysem? Sana seslenip koşarak göbeğine atlasam, yine bağırsan... Bisiklete binsem, seninle derenin kıyısından gezsek, taş atsam dereye... Camiden dönerken kakaolu dondurma alırsın yine değil mi? Anneanneye "beyaz" bana "siyah" dondurma... Tabağımda kalan yemekleri yersin belki yine sonra da "Çöp kovası mıyım ben?" diye kızarsın, ben yine gülmeye başlarım sen de dayanamazsın sonra. Kahvaltıda "droba" hazırlarsın bana , anneannemle annem kızarlar. Sonra pazara gider saçma sapan bir sürü şey alırız. Yap-bozlar, anahtarlıklar, tahtadan kuşlar... Ha kuş demişken orada da buldun mu bir kanarya kendine?
Sen yokken de bazen Makedonca konuşuyoruz aramızda. Biliyorum kızıyorsun ama Türkçe anlamıyor ki anneannem. Bir de iyice kötüleşti tansiyonu. İyi bakmaya çalışıyoruz ona. Seni özlüyor, tıpkı bizim gibi. Sadece bir gün gelemez misin? Öyle özlüyorum ki çocukluğumu; "kapının önünde" dertsiz tasasız oturduğumuz günleri. Öyle özlüyorum ki seni...

19 Şubat 2011 Cumartesi

         Deniz kıyısı istiyorum ben. Dinginlik istiyorum. Etrafımda sardunyalar, zakkumlar olsun istiyorum renk renk pembe beyaz, mavi mor... Kulağımın arkasına bir çiçek takıp eteğimi tutup yürümek istiyorum gün batımında. Hayatı içime çekerken uzaklaşan balıkçı motorlarını izlemek, tanımadığım insanlara gülümsemek kafamda yeni hikayeler yazmak ve her hikayede bir rol alıp farkında bile olmadan repliklerimi mırıldanmak... Utanmadan ağlamak istiyorum denize bakarken. Utanmadan çocuklar gibi ama yaralarımı saklamadan dizlerimdeki. Üstümü başımı kirletmek istiyorum umarsızca ve amaçsızca. Dondurmamı döke saça yemek üstüne de ılık su içmemek istiyorum, sesim kısılacak mı acaba diye düşünürken kendi kendime "Sesimin canı cehenneme be!" diyebilmek.
         Ne kadar çok şey söylüyorum oysa bakarken. Ne kadar çok gözyaşım var gülerken bile ve ne kadar çok sessiz kahkaham var ağlarken dahi. Oysa o kadar çok şeyi ne kadar az insan görüyor! Ben bile görmüyorum bazen onları. Denize her baktığımda geleceği düşünüyorum. Hep güzel düşünüyorum onu, parlak ve sıcak tıpkı güneş gibi. Ama gelmiyor. Oysa ben hep onu düşünüyorum; otelde masaları silerken, okulda dersi dinlerken hatta kimi zaman uyurken. Sonra anlıyorum ki düşünmek değil olay oysa. Olay yaşamak. "Gelecek yok." diyorum.
          'Şimdi' var. Bana bağlı olan zaman. Onu istediğim gibi değerlendiriyorum ama her seferinde kaçıp gidiyor.Şükür ki bir şey var içinde. Bir ışıltı ki ancak o ışıltı farkında olabilir şimdi'nin o hızının ve değerinin. Ve 'geçmiş'... Tam bir kör kuyu. Ama her tuğlasını bildiğim kuyu; içinde bedenim büzülene kadar durduğum o kuyu. Yalanlarla, bir oyunla, bir yalancı aşkla, bir ihanetle var olan hayali somutluk. Nefretlerle dolusun bana karşı tıpkı benim sana olduğum gibi. Seni ne geri döndürmek mümkün ne sana dönmek. Zaten olsa da zerre kadar istemem şerle kaplı yüzünü görmeyi. "Şimdi" ile senin aranızdaki fark bana bağlı. Benim ince ipime... Kim diğerini geçerse o avutacak kalbimi.
           
            

15 Ocak 2011 Cumartesi

            Bazen ne kadar da faklı algılıyorum dünyayı. Herkesi güvenilir görüyorum her sorunu çözülür. Tamam diyorum bugün çok güzel olacak. Peki hangi gün çok güzel oldu en son ? Hangi gün stres, göz yaşı olmadan geçti ? Hani ben hep gülüyorum ya; anneme benziyorum o zaman. Aslında büyük bir sorun olsa da kendini zorlar güler annem, yemekten az varsa "aç değildir" o, "canı istemez" ; az paramız varsa onun "canı bir şey almak istemez zaten eksiği de yoktur" o yüzden hep güler o. İşte bazen aç oluyorum ama "değilim" diyorum derken de gülüyorum ben de. Artık ben de yorgan altında ağlıyorum aynı onun gibi. En acısı da sabah aynaya bakıp "güçlüyüm !" diyorum kendime...
            

28 Kasım 2010 Pazar

Yorgunsal Sebepler...

        Bulantı ve bulanıklık... Yorgunluk ve yoğunluk... Tanımım bu şimdilerde. Duyguları hissedemeyecek kadar yorgun olmamak... Ve yaşamdan kopmak delicesine; sakin bir kasaba yahut bir ada, mistik bir müzik ve güneş; yürüyüş, dinginlik ve sevgi... Yapacak işinin olmaması... Erken kalkmayacak olmak... Az uyumamak... Doyasıya kitap okumak yalnızca zevk için... Sağlıksız yaşamak... İsteklerim bunlar. Uzaklaşmak istiyorum bazen yalnızca. Sessizliği dinlemek, ritmi bulmak ve huzurlu olmak. Lakin bu yüzyılın dünyasında değil sakin kalmak, sakin olmak istemek bile delilik öyle değil mi ? Yorgunum oysa... Haykıramasam da söylüyorum; çok yorgunum...

31 Ekim 2010 Pazar

Sorular, sorular ve sorular...

       "Karanlığın insanı delirten bir ihtişamı vardır." demiş şair. İhtişamı vardır evet ama delirtir mi bu yoksa deliliğimizi dindirdiği için boşlukta ve haddinden fazla mı sakin hissederiz kendimizi? Peki ya nedir delilik? Normalde yapmadığımız, yapamadığımız şeyleri yapmak mı? Bir fıçının içinde yaşayan bir filozof yahut cesur bir gezgin neden deli olsun? Onlara göre de biz deli değil miyiz ki? Onlar farklı davranıyorlar, doğru. Peki biz sürekli aynı şeyi yapmıyor muyuz? Ömür boyunca dinginlik... Ömür boyunca hapis hayatı... Aynı mahallede bir ömür geçirmek gibi; aynı ev, aynı komşular, aynı mutfak... Söyleyin bana. "Fare gibi deliğe tıkılmam ben!" diye bağırıp yakılmayı tercih eden Jan Dark mı delidir yoksa "fare gibi yaşama tıkılmış" bizler miyiz deli olan?

26 Eylül 2010 Pazar

Gitmek...

       Gitmek belki de hayatın en zor eylemi. Herhangi birinden, herhangi bir yerden gitmek... İster sevin orayı ister sevmeyin, ister yıllarca kalın ister bir gün gitmeden önceki o dakikalar hüzün verir mutlaka. Son kez etrafa bakmak, oraya kimbilir ne zaman tekrar geleceğinizi düşünmek... Bir odadan, evden gitmek neyse ama bir şehirden gitmek... İşte o en zoru bence. Düşünün ki boyoz yok artık. Hani şu ilk teneffüste çayla yenen sağlıksız lezzetçik. Kumru yok mesela. Deniz yok ! Hani okula vapurla giderken üzerimde hırkam, sırtımda çantam ve kafamda buruk hüzünlerim, kaygılı sessizliğim ve narin mutluluğum... Denize her bakışta düşündüğüm gelecek benimle olacak belki amma velakin bakıp geleceği düşüneceğim mavilik yok olacak. Ya sahil yolundaki sohbetler ? Çeşme kumrusu ve çay ?
       Güneşin batışı bu kadar güzel midir başka bir yerde ? Denizin taa diğer ucunda küçülüp minicik bir nokta olarak mı gider nazlı nazlı sabah ışıl ışıl parlayacak olan güneş ?
         Uzatmaya gerek yok, kısaca hoşçakal şehirlerin prensesi... Bir gün yeniden temelli buluştuğumuzda ben hayallerimi gerçekleştirmiş olacağım. Senin kucağında kurdum ben onları tek tek... Ve sayende gerçekleştiriyorum. Denizini, güneşini sakla benim için. Geldiğimde yudum yudum içeceğim hepsini, geldiğimde güzelliğinden ilham alacağım yeniden. Şimdilik hoşçakal.